Reklam kod içeriği yüklenmemiş.
Reklam kod içeriği yüklenmemiş.

TÜRK MİLLETİNİN MECLİSİ'Nİ, ELİNDE 50 BİNİ AŞKIN TÜRK VATANDAŞININ KANI BULUNAN AŞAĞILIK KATİL İÇİN Mİ ÇALIŞTIRACAKSINIZ?

ADALAR 01.06.2026 - 17:03, Güncelleme: 01.06.2026 - 17:15
 

TÜRK MİLLETİNİN MECLİSİ'Nİ, ELİNDE 50 BİNİ AŞKIN TÜRK VATANDAŞININ KANI BULUNAN AŞAĞILIK KATİL İÇİN Mİ ÇALIŞTIRACAKSINIZ?

“AKP RAKİPSİZ PARTİ OLMA YOLUNDA DEVLET GÜCÜYLE MUHALEFET PARTİLERİNİ MÜDAHALE ALTINA ALIYOR” “AKP OYLARINI ARTIRAMAYINCA KARŞISINDAKİ MUHALEFET KANADINI DAĞITMAK İÇİN SİYASET DIŞI ARAÇLARLA SALDIRIYA GEÇİYOR” “TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ'Nİ, ELİNDE 50 BİNİ AŞKIN TÜRK VATANDAŞININ KANI BULUNAN AŞAĞILIK KATİL İÇİN Mİ ÇALIŞTIRACAKSINIZ?” “YSK, KENDİ YETKİ ALANININ BİR YEREL MAHKEME TARAFINDAN ADETA GASP EDİLMESİNE SESSİZ KALARAK KENDİ VARLIĞINI TARTIŞILIR DURUMA SOKMUŞTUR” “ALINAN HUKUKSUZ MUTLAK BUTLAN KARARI BİZE GÖRE ÇOK AÇIK BİR SİYASAL DARBE GİRİŞİMİDİR” “YARGI, ÜLKE SİYASETİNE DOĞRULTULMUŞ SİLAHLARIN MERMİSİ OLAMAZ” “VERİLEN MUTLAK BUTLAN KARARININ KENDİSİ MUTLAK BUTLANDIR”
Zafer Partisi Sözcüsü Azmi Karamahmutoğlu, haftalık olağan basın toplantısında Türkiye gündemini değerlendirdi ve Türkiye'nin çok partili siyasal yaşamına indirilen darbeye ilişkin Partimizin resmi görüşünü açıkladı. Azmi Karamahmutoğlu: “Bayram tatilini ne yazık ki Türkiye'de hukuk katliamını konuşan tartışmalarla geçirdik. CHP için verilmiş olan mutlak butlan kararı, Türk siyasetini, Türk demokrasisinin çok partili yaşantısını allak bullak etmiş vaziyette. Biz bu sürecin son bulmasını ümit ediyorduk. 19 Mart'taki İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı'na karşı yapılan darbeyle birlikte son bulmasını ümit ederken, bu darbeler silsilesine yenisi eklendi. Hatırlanacağı gibi ilk olarak Zafer Partisi Genel Başkanı Sayın Ümit Özdağ, 20 Ocak 2025 tarihinde Ankara'da gözaltına alınmıştı. Bu sürecin ilk başlangıcı, yani Türk siyasetine yargı darbesi yapılmasının ilk başlangıcı, bu 20 Ocak 2025 tarihinde Sayın Ümit Özdağ'ın Ankara'da gözaltına alınması ile birlikte başlamıştı. Devamında Sayın Genel Başkanımız 5 aylık bir hapislik süresi geçirmişti. Türkiye'de ilk kez bir siyasi parti genel başkanı bu şekilde gözaltına alınmıştı ve bu toplumda büyük bir yankı uyandırmıştı. Sayın Genel Başkan'ın siyasetten el çektirilmesi, genel başkanlıktan mahrum bırakılmasının ardından, 5 aylık bir sürenin ardından kaldığımız yerden yine çalışmalarımıza devam ettik. Bütün darbelerden, ister cunta şeklinde olsun, askeri olsun, ister yargı darbesi olsun ya da başka türlü siyasal darbe veya sivil kalkışma şeklinde olsun, her darbeden sonra mücadeleler, haklı mücadeleler, halk adına, millet adına verilen haklı mücadeleler kaldığı yerden başlar ve sürdürülür. Nitekim Sayın Özdağ'ın ve Zafer Partisi'nin mücadelesi de artarak devam etmektedir. Şimdi bu 20 Ocak Ümit Özdağ müdahalesinden sonra, 19 Mart 2025 yılında, geçen yıl yine aynı yıl içerisinde, bu kez İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın Ekrem İmamoğlu'na bir yargı darbesi yapıldı ve İBB Başkanı Sayın İmamoğlu İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığından el çektirildi, özgürlüğünden mahrum bırakıldı ve Silivri Cezaevi'ne konuldu. Bir yılını doldurdu, yargılamaları sürüyor. İsnatlar, suçlamalar pek de adil olmadığı görülen yargılamalarla yürütülüyor. Sayın İmamoğlu'nun şahsına karşı yapılan bu 19 Mart darbesinden sonra, bu kez bu bayrama 21 Mayıs tarihinde yine ayrı bir yargı darbesiyle uyandık. Bu kez Cumhuriyet Halk Partisi'nin seçilmiş Genel Başkanı Sayın Özgür Özel'e 21 Mayıs 2026 tarihinde bir darbe yapıldı. 19 Mart darbesinde Sayın İmamoğlu görevden el çektirilmiş ve hapsedilmişti. 21 Mayıs'ta ise Sayın Özgür Özel görevden el çektirildi fakat henüz hapsedilmedi. Ne mutlu ki şimdilik özgürlüğünden yoksun bırakılmış değil. Bu darbeler silsilesinin bununla birlikte son olmasını diliyoruz ve karşısında olduğumuzu daha ilk günden itibaren ortaya koymuş vaziyetteyiz. Açıklandığı gün Sayın Genel Başkanımız Ümit Özdağ, Cumhuriyet Halk Partisi'ni ziyaret ederek adeta diğer siyasi partilere de bir zaviye, bir bakış açısı çizdi, ortaya koydu. Ve ‘Bu Cumhuriyet Halk Partisi'nin kendi iç işidir’ demeyip, işin kolayına kaçmayıp müdahil oldu, CHP Genel Merkezi'ni ziyaret etti ve şu iki önemli kavramı bu mücadelede mottolaştırarak ortaya koydu. Bunlardan biri, ‘Türk devletine ve demokrasiye sahip çıkmak için buradayız’ dedi Sayın Özdağ. Ve ikinci olarak da devam etti: ‘Demokrasi ve hukuk mücadelesinde sizin yanınızdayız, bunu söylemek için CHP Genel Merkezi'ndeyim’ dedi. İşte bu iki ilkesel tutum ve tavır, diğer siyasi partiler için de örnek oldu ve örnek olmaya devam ediyor. Zafer Partisi, Türk demokrasisinin çok partili siyasal yaşamına yapılan bu yargı darbesinin tam olarak karşısında durmaktadır. Mutlak butlan kararı, tek adam yönetiminin daha da mutlak bir hâle gelmesi için yapılmış tehlikeli hatalardan biri olmuştur ve bu hatadan tek adam yönetimi sürdüğü müddetçe dönülecek gibi de değildir. Çünkü hatırlayınız, çeyrek asra yakın iş başında bulunan bu parti, iş başına geldiği günden itibaren sürekli medya satın almaları yahut yeni medya organları kurmakla meşguldü. Bu medya satın almalarıyla tekelleşme yaratan medyada rakipsiz olan AKP'nin siyaset zümresi, siyasi partiler arasında da rekabetten kaçındığı için rakipsiz parti olma yolunda muhalefet partilerine yargı eliyle, devlet gücüyle, emniyet kuvvetleriyle, yönetsel mühendislikle müdahale altına alıyor. Seçmen kaybeden Adalet ve Kalkınma Partisi, oylarını koruyamayınca, oylarını artıramayınca hükümetin karşısındaki muhalefet kanadını dağıtmak için siyaset dışı araçlarla saldırıya geçiyor. Adalet ve Kalkınma Partisi, muhalefet partilerine her müdahalesinde çok partili siyasal yaşamın gereği olan hukuk ve demokrasi eşiğini aşarak meşruiyetten uzaklaşıyor. AKP'ye tavsiyemiz, bu eşiği aşmaması, hukuk ve demokrasi eşiğini çok geride bırakmaması. Çünkü seçmen, iktidarı AKP'den geri aldığında dönüp bu eşiğe sarılmak isteyeceklerdir. AKP siyaset zümresi, siyasal elitleri bu eşiği çok arayacaktır; kendilerinin aşmış olduğu bu eşiği. O yüzden çok uzağa düşmesinler. Türk siyasetinin Zafer Partisi olarak yeniden normalleşebilmesi için biz muhalefet partileri arasında politik dayanışmanın gerekliliğine işaret etmiştik. Yani seçim dönemlerine ilişkin ittifakların oluşmasından başka, bunlardan bağımsız olarak da böyle ittifak çatısı altında birleşme gereği olmadan da böyle adlandırılmadan da seçim öncesi zamanlarda bu tip bir politik dayanışmanın gerekliliğinden çok söz etmiştik. Çünkü Türk siyasetinin yeniden normalleşebilmesi lazım. Bunun için biz Ergenekon kumpas davalarından beri sürdüregeldiğimiz tutumumuzu aynı katılıkla, aynı kararlılıkla devam ettiriyoruz. Fakat ne yazık ki aynı şekilde bir proje partisi olan Adalet ve Kalkınma Partisi de Ergenekon kumpas davalarından beri sürdüregeldiğimi rengarenk darbelerin arkasında duruyor. Biz de bu rengarenk darbelerin tam olarak karşısında duruyoruz. Zafer Partisi olarak biz, AKP'nin yaptığı rengarenk darbelerin tamamının sonuçlarını ters yüz etmek için hükümet olmak istiyoruz. Zafer Partisi'nin hükümet olmak istemekteki birçok sebeplerinden, gerekçelerinden biri de budur: Türk siyasetinin yeniden normalleşebilmesidir. Çok kıymetli Türk kamuoyu, bir diğer husus; hem bayramda yine gündeme düşürülen, DEM Parti Milletvekili Pervin Buldan tarafından Van şehrindeki DEM Parti İl Binası'nda yapmış olduğu açıklamayla Türk kamuoyunun haberdar olduğu bir hali dikkatinize sunmak istiyorum. Çünkü belli ki hem bu içinde bulunduğumuz Haziran ayını hem de Temmuz ayını bu tartışmayla geçireceğiz. Tartışmamız, bir buçuk yılı aşkın süredir anlata geldiğimiz Cumhur İttifakı, Devlet Bahçeli, AKP hükümeti bir yanda, PKK narkoterör örgütü diğer tarafta kurulan pazarlık masasına ilişkindi. Bu pazarlık masasında yeni gelinen aşama ne yazık ki yasamada ortaklaşma aşamasıdır. Evet, pazarlıkta gelinen bu aşamayı Pervin Buldan açık etti. Aynen kendi ifadeleriyle söylüyorum: Pervin Buldan, yeni bir yasa taslağı hazırlandığını, 7-8 maddeden oluştuğunu ve hazırlanacak olan yasa taslağının komisyona ve Meclis'e getirilmeden evvel İmralı'da cezasını çekmekte olan bebek katili Abdullah Öcalan'a sunulacağını, onun onayı alındıktan sonra Meclis'e getirileceğini söylüyor. Bayramdan sonra bu taslak gündeme gelecekmiş. Bu yasanın çıkması için de bu süreç içerisinde kendisine taslak iletilecek Abdullah Öcalan'a. Yasa üzerinde mutabakat sağlanmasından sonra bu 7-8 madde bir çerçeve yasa olarak ele alınacakmış. İçeriğindeki hususlardan biri, örgüt mensuplarının bu yasadan yararlanıp belli bir süre içerisinde Türkiye'ye ya da istedikleri herhangi bir ülkeye gidebilecekleri yahut Türkiye'den çıkabilecekleri. Meclis’te kurulan komisyonu, Numan Kurtulmuş’un başkanlığını yaptığı komisyonu ve o komisyondaki meclia üyelerini İmralı Cezaevi’ne başteröristin ayağına gönderip milli gururumuzu kırdığınız yetmemiş gibi şimdi bir de bebek katii terörist başıyla birlikte müzakere yapıp mutabakat sağlayıp yeni bir yasa mı yapacaksınız? Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni, elinde 50 bini aşkın Türk vatandaşının kanı bulunan aşağılık katil için mi çalıştıracaksınız? 14 Mayıs 2023 seçimleriyle oluşmuş olan mevcut Parlamento, yani 28. Yasama Dönemi'nin Meclisi, yenilmiş, mağlup olmuş, teslim alınmış bir Türkiye'nin Meclisi değildir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni kuran ve onun özgür ve bağımsız oluşunun birincil ön yüzü olan parlamentomuzun, Yüce Meclisimizin saygınlığını korumak için her bir vatandaş kendini sorumlu hisseder. Çünkü bunu korumak her bir Türk vatandaşının görevidir. Çünkü Milli Meclis'in saygınlığı, beraberinde her vatandaşımızın itibarı ve saygınlığıyla ilgilidir. Değerli Türk medyasının kıymetli mensupları, Bir diğer husus, hem Türkiye'mizin çevresinde hem de dış politikaya ilişkin karşı karşıya kaldığımız tehlikeli bir durumdur. Akdeniz'de son tutunma noktamız olan, Türk gölü diye adlandırılan Akdeniz'de ne yazık ki artık son tutunma noktamız olan ve Akdeniz'deki en büyük doğal uçak gemisi olan Kıbrıs Adası'na ilişkindir. Ve oradaki Türk varlığına, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Devleti'nin varlığına ve oradan bize yönelik olan tehlikeye ilişkindir. Hindistan ile Güney Kıbrıs Rum Yönetimi bir stratejik ortaklık anlaşmasına varmışlar. Bu seviyede bir iş birliği kurmuşlar. Bunun içerisinde süpersonik füzelerin alınıp adaya yerleştirilmesi var. BrahMos isimli bu süpersonik füze, aslında Güney Kıbrıs Rum Yönetimi gibi bir ülkecik için çok fazla asimetrik bir savunma mühimmatı olarak değerlendiriliyor. Değerli basın mensupları; Türkiye, çok partili siyasal yaşama ve demokrasiye karşı yapılan darbelerle meşgulken, bunları konuşurken ve bir siyasal sıkı yönetim süreçleriyle zaman kaybetmeye devam ederken, Rum basınında yer alan habere göre Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, Hindistan'dan süpersonik füze alımı için görüşmeler yapıyormuş. Alınacak olan BrahMos füze sistemi, Hindistan-Rusya ortak yapımı bir süpersonik füze. Menzili 500 kilometredir ve yaklaşık 3 Mach hız kapasitesine sahip. Bu BrahMos, aynı türdeki milli Atmaca gemisavar füzemizle kıyaslandığında, Atmaca füzemizden hız olarak 3 kat daha hızlı, menzil olarak ise 2 kat daha üstün. Hatırlanacağı gibi Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, son 2-3 yıl içerisinde 1959 ve 1960 Garanti Antlaşmalarının hilafına, Kıbrıs'ta ABD, Fransa ve İsrail'e askeri üs kurma izni verdi. Rum tarafı, bu ülkelerden tıpkı BrahMos füzeleri gibi Türkiye'yi hedef alabilecek menzilde yeni silah sistemleri almaya ve adayı dengesizce silahlandırmaya devam ediyor. Daha da fazlası, ABD-İran savaşını fırsat gören ve bu savaşı bahane eden Yunanistan'ın adaya göndermiş olduğu F-16 görev grubunun adada kalıcı olacağı anlaşılıyor. Rum-Yunan ikilisi için savunma ihtiyaç ve yeteneklerinin çok ötesine geçen bu türden ikili askeri iş birliği anlaşmaları ve aşırı silahlanma çabaları, Türkiye'miz için başta Doğu Akdeniz olmak üzere bölgedeki askeri denge ve güvenlik durumunu tehdit eder düzeye gelmiştir. Türkiye bu tehditle karşı karşıya, yüz yüzedir. Daha açık bir ifadeyle söyleyecek olursak, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile askeri iş birliği yapıp adaya askeri üs kuran devletler, Türkiye'nin derinliklerini hedef alabilecek konum ve imkana kavuşmuşlardır. Şimdi oluşan bu sakıncalı durum, sadece Doğu Akdeniz'de Mavi Vatan temelinde sahip olduğumuz hak ve menfaatlerin kaybıyla sınırlı değildir. Akdeniz'de doğal bir uçak gemisi konumundaki Kıbrıs Adası'nda genişlemeye başlayan yabancı askeri varlık, Türkiye'yi güneyden kuşatmaya başlamaktadır. 23 yıllık AKP iktidarının beceriksiz ve teslimiyetçi tutumu dikkate alındığında, AKP hükümetinin bu sürece karşı etkili diplomatik ve caydırıcı önlemler almasını beklemek artık hayalcilik olur. Adalar Denizi'nde 2004'ten bu yana Yunanistan tarafından açıkça işgal edilen ada ve adacıklarımız için tepki bile gösteremeyen, silahsız bulunması gereken adaların silahlandırılması karşısında yine susan, sahillerimize kadar giren ve hatta Datça’da kıyıya çıkan Yunan askeri botlarını durduramayan bu iflas etmiş AKP hükümeti, iç siyaset ile gündemi boğmakta ve asıl meselelerin üzerini örtmektedir. Yine de iş başında kalacağı sayılı günlerine kadar AKP hükûmetine tavsiyemiz; başta Mavi Vatan ve bu bölgedeki hak ve menfaatlerimiz olmak üzere, Türkiye'nin güvenliğine yönelik caydırıcı tedbirlerin kararlılıkla alınmasıdır. Fakat Türkiye bütününe bir millet olarak sahip çıkamayan ve öyle bakamayan bu müflis siyasal İslamcı zihniyet, Türklüğün ve Türk devletinin gücünün özüne de sahip çıkamaz ve bu gücü kullanamaz. İşte tam da bu sebeple Zafer Partisi iktidarında Türk devlet aklı yeniden egemen olacak. Devletimiz, sahip olduğu güç ve kudrete uygun olarak yönetilecek ve bölgemizle ülkemizin güvenliğine yönelik tehditlere meydan verilmeyecektir. Değerli basın mensupları ve kıymetli Türk kamuoyu, Sözünü etmiş olduğumuz siyasal sıkı yönetim ve yapılmış olan yargısal darbeye ilişkin, Cumhuriyet Halk Partisi özelinde fakat genel olarak Türkiye'nin çok partili siyasal yaşamına indirilen bu darbeye ilişkin, Sayın Genel Başkanımızın isteğiyle Zafer Partisi'nin resmi görüşü olarak kayıtlara geçirilmesini istediğimiz bir metnimiz var. Şüphesiz parti divan üyelerimiz, temsilcilerimiz ve ilçe başkanlarımız katıldıkları her ortamda, platformda ve toplulukta görüşlerimizi anlatıyorlar. Bu konu enine boyuna tartışılıyor. Fakat derli toplu bir şekilde Zafer Partisi'nin bu meseleye ilişkin bakışını kayıt altına almak istiyoruz. Bize göre bugün itibarıyla, 1 Haziran 2026 günü itibarıyla durum nedir? Zafer Partisi nerede durmaktadır? Bu meseleyi nasıl ele almaktadır? Dikkatinize, bilginize ve takdirinize sunuyor ve kayıtlara geçiriyoruz. Bilindiği gibi Cumhuriyet Halk Partisi'nin 4-5 Kasım 2023 tarihinde yapılan 38. Olağan Kurultayı'na ilişkin Ankara 42. Asliye Hukuk Mahkemesi'nin kararı, Ankara Bölge Adliye Mahkemesi’nin 36. Hukuk Dairesi tarafından ‘delegelerin iradesinin sakatlandığı’ gerekçesiyle geçersiz sayılarak mutlak butlan mevcut parti yönetiminin tedbiren görevden uzaklaştırılmasına ve Kemal Kılıçdaroğlu ile 2023 Kurultayı öncesindeki, yani Haziran 2020, Parti Meclisi ve Yüksek Disiplin Kurulu üyelerinin karar kesinleşinceye kadar görevi üstlenmesine karar verildi. Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanlığının mahkeme kararıyla yeniden Kemal Kılıçdaroğlu'na geçmesi, CHP'yi adeta ikiye böldü. Şu anda CHP'nin biri yasal, diğeri fiili olmak üzere iki genel başkanı var. Yüksek Seçim Kurulu’na göre mazbatasını bizzat vermiş olduğu Özgür Özel genel başkan, Ankara 36. İstinaf Dairesi’nin kararına göre ise Kemal Kılıçdaroğlu genel başkan. Bu sebeple iki genel başkanı var diye ifade ediyoruz. Bugün Türkiye, bu iki başlılık nedeniyle sadece CHP'nin hukuka aykırı biçimde iptal edilen kurultayını değil, çağdaş devlet düzeninin temel dayanaklarından biri olan seçim hukukunun etkinliğini ve sınırlarını tartışıyor. Çünkü asıl mesele şudur: Bir mahkeme, görevli ve yetkili seçim kurullarının gözetiminde, denetiminde yapılmış bir siyasi parti kurultayını, üzerinden aylar geçtikten sonra mutlak butlan gerekçesiyle yok sayabilir mi? Çağdaş bir hukuk devletinde bu sorunun cevabı tereddütsüz, amasız, fakatsız hayırdır. Türkiye'de de bu sorunun cevabı hayır olmalıydı. Çünkü Anayasa'nın 79. maddesi açıkça der ki; seçimlerin düzen içinde yönetimi ve dürüstlüğü Yüksek Seçim Kurulu'nun, yani YSK'nın yetkisindedir. Çok açık, net. Türkiye'de seçimlerin dürüstlüğü, güvenliği ve geçerliliğine ilişkin nihai karar merciyi tartışmasız Yüksek Seçim Kurulu'dur. Yani seçimlerin yürütülmesi, denetlenmesi, itirazların kesin karara bağlanması ve sonuçlarının ilan edilmesi yetkisi Anayasa'nın 79. maddesi kapsamında YSK'ya verilmiştir. Benzer şekilde, 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nun 21. maddesi kapsamında siyasi partilerin genel merkez, il ve ilçe teşkilatları seçimleri ile il kongresi ve büyük kongre delegelerinin seçimlerini yargı gözetimi altında, gizli oy ve açık tasnif esasına göre yürütme, denetleme, itirazlarını kesin karara bağlama ve sonuçlarını ilan etme yetkisi de yine YSK'nın yetkisine verilmiştir. Bu nedenle konu artık sıradan bir hukuk davası konusu değildir. Aksine konu, seçim yargısı dışında anayasal kurumların görev paylaşımı ve demokratik meşruiyet konusudur. Çünkü YSK, münhasıran kendi yetki alanının bir yerel mahkeme tarafından adeta gasp edilmesine sessiz kalmak suretiyle kendi varlığını tartışılır duruma sokmuştur. Bu itibarla da konu; hukuk devleti olma özelliğinden giderek uzaklaşan, erkler ayrılığının fiilen yok sayılabildiği, devletin asli kurumlarını tek bir merkezden yönetmeye çalışan, liyakati yok eden, kısacası seçilmiş kimi siyasi olaylarda hukuku askıya alabilen bir ucube sistem tartışmasıdır. Yani adı üzerinde bile mutabakat sağlanamayan Cumhurbaşkanlığı Hükümet Modeli gibi tek adam rejiminden söz ediliyor. Ayrıca konu, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 5. maddesinde ifadesini bulan ve insan hakkı olarak kabul edilen hukuk güvenliğinin ihlali konusudur. Bunun da özellikle uluslararası hukukta, Avrupa Konseyi'nden Türkiye'nin çıkarılmasına kadar varabilecek ağır yaptırımlar içereceğini bilmek gerekiyor. Ve nihayet konu, Türkiye üzerinde uygulanmak istenen etnik bölücü emperyal planlar ve bu bağlamda birbirini tamamlayan PKK açılımı, yeni anayasa tartışmaları ve özellikle İsrail ve ABD'nin bölgemize ilişkin hedefleriyle doğrudan bağlantılıdır. Kısacası, görevli ve yetkili seçim kurullarının denetiminde yapılmış bir seçimin aylar, hatta örneğimizdeki gibi yıllar sonra bir mahkeme kararıyla yok hükmünde sayılması, yarınlarda mahalli seçimlerden belediye seçimlerine, parti kongrelerinden milletvekili seçimlerine kadar uzanabilecek tehlikeli bir emsal oluşturabilecektir. Örneğin halen devam eden bir diploma davası var. Hayır, Ekrem İmamoğlu'nun değil; yine Sayın AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan'ın diplomasına ilişkin. Yapılan başvurular, savcılık kararları, davalar var. Şimdi, hala devam eden diploma ya da diplomasızlık iddialarının mutlak butlanla sonuçlanması halinde, mahkeme gelecekte böyle bir karar verirse, ülkenin onlarca yılının geriye dönük olarak, örneğin 23 yılının, bir kişinin bir çırpıda aldığı bir kararla silinmesinin vahim, kaotik sonuçları yok farz edilemez. Buradan hareketle sonuç olarak, alınan hukuksuz mutlak butlan kararı bize göre çok açık bir siyasal darbe girişimidir. Zafer Partisi'ne göre alınan mutlak butlan kararı çok açık bir siyasal darbe girişimidir. Mutlak butlan kararı Türkiye'nin hukuk güvenliğine vurulmuş ağır bir darbedir. Sandıktan çıkmış olan millet iradesinin yok sayılmasıdır. Bu durum, yıllar önce yapılmış kongrelerin, seçimlerin iptalinin yolunun ardına kadar açılmasıdır. Gelecekte eğer bu yerleşik bir içtihat halini alırsa, bundan sonra da yapılacak olan seçimlerin geriye dönük olarak bu şekilde iptal edilmesinin yolu açılır. Çünkü mutlak butlan davalarında, zamanaşımı yoktur. Nitekim Ankara İstinafın 36. Dairesi'nin kararı da anılan CHP kurultayından yaklaşık 3 yıl sonra alınmıştır. Hukukun geriye doğru işletilmesi, hukuk güvenliğine indirilmiş ağır bir darbedir. Yargının siyaseti dizayn etme aracı olarak istismar edilmesidir bu yapılan. Oysa yargı, ülke siyasetine doğrultulmuş silahların mermisi olamaz, olmamalıdır. Çünkü yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı herkesin güvencesidir, gerektiğinde sığınağıdır. Hani denir ya, tarih kendinden ders almayan milletler için tekerrür eder diye; önümüzde tam da buna uygun, tekrar ettirilmiş bir örnek var. Bu örnek, Milliyetçi Hareket Partisi'nin 10 yıl önce, 2016 yılındaki büyük kurultayına ilişkin. Yani Ankara 22. Sulh Hukuk Mahkemesi tarafından yetkilendirilen ve bu yetkisi Yargıtay tarafından oy birliğiyle onaylanan bir çağrı heyeti vardı. Bu çağrı heyetinin yapmış olduğu Milliyetçi Hareket Partisi Kongresi, noter onaylı delegelerin büyük çoğunluğunun kararıyla yapılan bu kongre, Sivas ilinin Gemerek ilçesiyle Kastamonu ilinin Tosya ilçesi Asliye Hukuk Mahkemeleri tarafından bir iki delegenin başvurusu üzerine iptal edilmişti. Önümüzdeki örnekte CHP'nin, biri olağan, diğeri olağanüstü olmak üzere yapılan ve her ikisi de YSK tarafından onaylanıp kesinleşen bu kongreleri yine yerel bir mahkeme tarafından bütün sonuçlarıyla iptal edildi. Mahkemelerin anılan bu kararları ile MHP'de mevcut yönetim, yani şimdi de iş başında bulunan yönetim, yönetimi devretmekten kurtulmuştu. Ve adeta yapılmamış bir kongreyi kazanmış olmuşlardı. Cumhuriyet Halk Partisi'nde ise mevcut yönetim fiilen uzaklaştırıldı, görevdeki yönetim diskalifiye edildi ve sonuçta şimdilik, belki de şimdilik, kaybeden hukuk devleti ve Anayasa oldu. Yani tek başına Cumhuriyet Halk Partisi değil; beraberinde hukuk devleti, anayasal düzen ve çok partili demokratik yaşam düzeni kaybeden oldu. Özetle değerli arkadaşlar, durum şudur: Türk hukuk sistemine göre yasal koşullar mevcut olması halinde belediyelere, vakıflara, şirketlere ve derneklere kayyum atanabilir. Yapılmış olan kongrelerin, kurultayların hiçbir önemi kalmıyor. Siyasi partilere kayyum atanması ise uygulamada yoktur. Gerektiğinde görevli mahkeme tarafından genel kurul toplantısını gerçekleştirmek üzere ancak çağrı heyeti oluşturulabilir. Bu bakımdan, Cumhuriyet Halk Partisi'ne kayyum atanması yasal dayanağı olmayan bir ifade biçimidir. Bu tabirin yasal olarak hiçbir geçerliliği yoktur. Adli yargının, ilk derece mahkemeleriyle bölge adliye mahkemesinin, yani bağımlı istinafın görev ve yetkileri 26.09.2004 tarih ve 5235 sayılı Kanun ile belirlenmiş olup, bu mahkemeler ancak seçimlerle ilgili olmayan konularda hukuk ve ceza yargılamaları yaparlar ve yetkileri sınırlıdır. 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nun 21. maddesinin 11. fıkrası yürürlükte olduğu sürece, Medeni Kanun ve Dernekler Kanunu hükümlerinin uygulanması mümkün değildir. Ancak Cumhuriyet Halk Partisi örneğinde ne yazık ki Medeni Kanun ve Dernekler Kanunu uygulanmıştır. Asliye Hukuk Mahkemesinin yetki alanı ise sadece genel kurulun seçim maddesine kadar olan işlemlerle sınırlıdır. Genel kurulun seçimle ilgili işlemlerine ilişkin kesin ve nihai yetki, ilçe ve il seçim kurullarından sonra YSK'ya aittir. Bir başka ifadeyle, Asliye Hukuk Mahkemesinin ya da diğer herhangi bir mahkemenin mutlak butlan kararı verme yetkisi yoktur. Bu açık yasal düzenlemelere göre anılan mutlak butlan kararı görevsizlik nedeniyle yok hükmünde bir mutlak butlandır. Verilen mutlak butlan kararının kendisi mutlak butlandır. Kısacası, 2023 Kurultayı'nı iptal eden Yüksek Seçim Kurulu değil, Ankara Bölge Adliye Mahkemesi'nin 36. Hukuk Dairesidir. Kararın icrası için de Ankara Valisinin emniyete talimat vermesi gerekmiştir. Bu talimat sonucu ne yazık ki istenmeyen çirkin görüntüler meydana gelmiş, Ankara polisi Cumhuriyet Halk Partisi Genel Merkezi'ne zor kullanarak girmiştir. Yani tamamen Yüksek Seçim Kurulunun yetkisinde olan bir konuda siyasi iktidar, siyasi rakibini polis marifetiyle güç kullanarak güçsüz bırakmaya çalışmaktadır. Bu yaşanmış, gerçekleşmiştir. Nitekim Cumhuriyet Halk Partisi yetkilileri İçişleri Bakanı ile görüşmek durumunda kalmıştır. Seçilmiş olan Cumhuriyet Halk Partisi yetkilileri İçişleri Bakanı ile görüşmek durumunda kalmıştır. Evet, seçilmişlerin atanmışların vesayetinden kurtulması için partileştiğini ve siyaset yaptığını söyleyen AKP siyaset zümresi bugün bu uygulamaları sergilemektedir. Yüksek Seçim Kurulu, adli yargı mahkemelerince verilen kararların temyiz mercii değildir. Bu bakımdan mutlak butlan kararını kaldırma yetkisi gibi bir yetkisi de yoktur. Bu kararın temyiz mercii Yargıtay'dır. Öte yandan istinaf, Bölge Adliye Mahkemesi Hukuk Dairesinin verdiği mutlak butlan kararını infaz edecek olan icra memurları değil; verdiği mazbataları iptal yetkisi olan Yüksek Seçim Kurulu'dur. Zira Bölge Adliye Mahkemesi 36. Hukuk Dairesi de bu maksatla verdiği kararı infaz edilmesi için YSK'ya göndermiştir. Çünkü seçim sonuçları ancak mazbatalarla hukuki sonuçlar doğurabilir. Bu bakımdan Cumhuriyet Halk Partisi Genel Merkezi'ne kolluk gücüyle girilmesi, demokratik siyasetin meşruiyetine gölge düşürmüştür. Ve AKP'nin 23 yıllık iktidarı boyunca bu meşruiyete gölge düşürülmesine ilk kez de tanık olmuyoruz. Nitekim mutlak butlan kararı üzerine başvurulan YSK, kararın yasal ve anayasal dayanaktan yoksun olduğunu ifade etmiş ve ‘Kurulumuzun mahkeme kararlarını yerine getirmek gibi bir görevi yoktur’ diyerek Ankara İstinafının 36. Dairesinin müzekkeresini iade etmiştir. 2023 Kurultayı'nda CHP Genel Başkanı seçilen Özgür Özel'e, kurultayın iptaline ilişkin bütün başvuruları reddederek mazbatasını veren aynı YSK, yetkisi olmasına rağmen bu defa da yapılan başvuruyu reddetmiş ve Özgür Özel'in mazbatasını iptal etmemiştir. Yani Özgür Özel ve yönetici ekibine YSK tarafından verilmiş olan mazbatalar geri alınmadığı için 2023 Kurultayı'ndan sonra YSK tarafından verilen mazbata halen geçerliliğini korumaktadır. YSK'ya göre Cumhuriyet Halk Partisi'nin Genel Başkanı Sayın Özgür Özel'dir. Öte yandan Kemal Kılıçdaroğlu'nun geçerli bir mazbatası yoktur. Yani Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanlığı makamına ilişkin hukuki bir hak sahibi değildir Sayın Kılıçdaroğlu. Bu durumda Cumhuriyet Halk Partisi'nin yasal genel başkanı Özgür Özel'dir. Kemal Kılıçdaroğlu'nun kendi başına yapacağı tasarruflar, mazbatasızlık nedeniyle geçersiz sayılabilecektir. Seçim hukuku bakımından mazbata kimdeyse başkan odur. Kemal Kılıçdaroğlu'nun mazbatası yoktur, bu nedenle gerçekte hukuken de değişen bir şey yoktur. Bu durumda mevcut tedbir kararının geçerliliği de ortada infazı kabil olmayan bir kararın mevcut olması nedeniyle tartışmalıdır. Sonuç olarak hukuki ve fiili durum böyledir. Türkiye'de seçimlerin nihai hakemi Yüksek Seçim Kuruludur. Seçim sonuçlarının sürekli mahkemeler eliyle tartışmaya açıldığı ülkelerde demokrasi sürdürülemez. Sandığın güvenilirliği ve kesinliği kaybolursa siyaset de çöker. Bugün Türkiye'nin önündeki tehlike tam olarak da budur. Elbette hukuksuzluk iddiaları araştırılmalıdır. Elbette şaibe varsa incelenmelidir. Kimse hukuksal denetimin dışında değildir. Ancak hukuk devletiyle yargı üzerinden siyasi sonuç üretme arasındaki çizgi çok hassastır ve dikkatle gözetilmelidir. Çünkü mahkemeler siyasi rekabetin yerine geçmeye başladığı anda sandığın anlamı kalmaz. Seçimin, oylamanın bir anlamı kalmaz. Siyasetin girdiği mahkemeden adalet kaçar. Ne bu şekilde yargı sandığın içine girmeli ne de siyaset yargının kürsüsünü işgal ve ihlal etmelidir. Siyaset kirlendiğinde Türkiye'nin demokrasi umudu da tükenir. Demokrasi çünkü yalnızca oy vermek değildir. Seçimli diktatörlükler de vardır. Demokrasi aynı zamanda verilen oyun sonucuna herkesin güvenmesidir. İşte Anayasamızın 79. maddesi bu güvenin sigortası olmalıydı. 16 Nisan 2017 referandumunda yasaya açıkça aykırı olarak mühürsüz zarfları geçerli kılan, Recep Tayyip Erdoğan'ın Anayasa'ya aykırı olarak üçüncü kez aday olmasının önünü açan da aynı YSK olmuştur. Bunun bir nedeni de YSK'nın kararlarının yargı denetimine tabi olmamasıdır. Eğer Yüksek Seçim Kurulu kararlarına karşı anayasal bir yargı denetimi olsaydı, 2017 referandumu ve Sayın Erdoğan'ın üçüncü kez adaylığının yasal uygunluğu denetlenmiş olsaydı, bugün sonuç çok başka olabilir ve bambaşka bir Türkiye'de yaşıyor olabilirdik. Bu itibarla bize göre YSK kararlarını tartışılmaz hale getirmek demokratik olmadığı gibi hukuki de değildir. Burada önemli olan denetlemeyi yapacak olan kurumdur. Bunun da ilk derece mahkemeleri olmayacağı çok açıktır. İstinaf Mahkemesinin YSK tarafından kesinleştirilmiş bir seçim konusunda vermiş olduğu karar YSK yapılan itirazı reddederek kendi varlık sebebini ve verdiği kararları inkar ettiği, İstanbul İl Başkanlığında olduğu gibi CHP Genel Merkezi’nde de polis zoruyla girildiği ve genel merkezin boşalttırıldığı bir ortamda, düzende CHP'nin derhal yapması gereken; arınma ve benzeri sonuçsuz ve etkisiz söz düellolarına, kısır polemik ve tartışmalara girmeden, kendi tüzüğünün 38. maddesine uygun olarak olağanüstü kongreyi toplamaya odaklanmalıdır. Gerçekten halen yürürlükte olan CHP Tüzüğü'ne göre, iptal edilen 38. Kurultay delege sayısının, ki bu toplam 1368, salt çoğunluğunun, yani 685 delegenin, 15 gün içerisinde noter kanalıyla seçim kurultayı talep etmesi halinde; mevcut genel başkanın yahut Parti Meclisinin ya da Merkez Yürütme Kurulunun onayı, rızası ve benzeri aranmaksızın, sadece yeter sayıda delegenin talebiyle birlikte 45 gün içerisinde kongre yapılmak zorundadır. Türkiye'nin ekonomik yıkımdan, dış politikadaki belirsizliklerden, adaletsizlikten ve özellikle ucube tek adam rejiminden arındırılmasına ilişkin önceliğimiz ise bir an önce demokratik parlamenter rejime dönülmesidir. Zafer Partisi'nin en büyük itirazı budur. Bugün bize düşen asli görev, Atatürk'ün emanet ettiği laik, demokratik ve tam bağımsız Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş ilkelerini kararlılıkla ve cesaretle savunmaktır. Özgür Özel, yapılan hukuksuzluğun daha geniş kitlelerce anlaşılır kılınabilmesi için her yerde ve her fırsatta sürekli olarak şunu diyebilir ve etkili olur: Bir siyasi partinin seçilmiş genel başkanlığı sadece YSK tarafından verilen mazbatayla ispat edilir. Mahkeme kararları dahil, bunun dışında hiçbir belge genel başkanlığın ispatı için yeterli ve geçerli değildir. Bu durumdaa benim elimde YSK tarafından verilmiş, halen geçerli mazbatam var. O halde Cumhuriyet Halk Partisi'nin seçilmiş genel başkanı benim. Sayın Kılıçdaroğlu'nun elindeyse hiçbir geçerliliği olmayan bir mahkeme kararı var. Yani CHP Genel Başkanı olduğunu ispatlayabileceği geçerli bir belgeye sahip değildir Sayın Kılıçdaroğlu. Şimdi Sayın Özgür Özel'in bunları demek yerine Türkiye Büyük Millet Meclisindeki odasındaki tabelayı değiştirmesi bize göre uygun olmamıştır. Kemal Kılıçdaroğlu'nun itiraz etmediği seçimler: Anayasa referandumu 2010, Anayasa Mahkemesi ve Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun yeniden yapılandırılması; beraberinde devamla 2017'de mühürsüz oyların itirazsız kabul edilmesi, 2011 genel seçimleri, 2015, 2018 ve 2023 genel seçimleri, 2014 yerel seçimleri. İtiraz etmedi. İtiraz ettiği seçim, Sayın Kılıçdaroğlu'nun 4-5 Kasım 2023 CHP Kurultayı. Saygıyla Zafer Partisi'nin bu bilgilendirmesini kayda geçiriyorum.” Parti Sözcüsü Azmi Karamahmutoğlu’nun “Buca Belediye Başkanlığına bir operasyon düzenlendi. Mevcut belediye başkanı ve bir önceki belediye başkanının yanı sıra 62 kişi gözaltına alındı. Bu konuda değerlendirmenizi alabilir miyiz?” sorusuna verdiği yanıt: “İnanın Türk siyasetinin normalleştirilmesi dediğimiz anormal, normal haline gelmiş vaziyette. Yani bir belediye başkanının hakkında dava açılacak aşamadayken görevden el çektirilmesi artık olağan hale geldi, normal işleyiş haline geldi. İçeride bir yılı aşkın vaziyette tutuklu bulunan bir Gaziosmanpaşa Belediye Başkanı örneğinde olduğu gibi, henüz iddianamesi hazırlanmışken ne yazık ki toplumu öylesine alıştırmış ki AKP hükümeti, adeta haber değerini yitirmiş vaziyette bir belediye başkanının bir şafak operasyonuyla iddialar kapsamında gözaltına alınması ve görevden el çektirilmesi adeta haber değerini yitirmiş vaziyette. Artık bunlara, tıpkı kumpas davaları dediğimiz gibi, Ergenekon davalarında olduğu gibi. Oysa her biri ayrı ayrı dosyalardır ve her bir davanın farklı isimleri vardı. Fakat toplumsal zihin bundan o kadar yorulmuş ki, tek tek ele almak yerine Ergenekon kumpas davaları diye nasıl söylüyorsak, bu duruma da aynı şekilde yargı darbesi diyoruz. Mahalli idarelere ilişkin Adalet ve Kalkınma Partisi'nin garip bir kıskançlığı var. Yani ülkede çeyrek asra yakındır tek başına ülke yönetimini elinde tuttuğu gibi, yerel yönetimleri de başkalarıyla paylaşmak istemiyor. Yani bu gidişat, muhtarların gözaltına alınmasına, AKP'li olmayanın muhtarlık yapamamasına kadar da genişleyebilir. Yani belediyeleri bile muhalefet partilerine kıskanır hale gelmiş vaziyette. Yaşadığımız bu hâli politik sıkıyönetim olarak adlandırıyorum. Yani Türkiye'nin aslında 1980 askeri darbesinden sonra ilan edilmiş olan, içinde yaşadığımız ve 1983'e kadar varan askeri sıkıyönetime benzeterek, oraya gönderme yaparak bir siyasal sıkıyönetim içerisinde olduğumuzu söyleyebiliyoruz. Ve artık insanlar gerçekten bu tip toplumun önündeki önder isimlerin, işte Ümit Özdağ örneğinde olduğu gibi parti genel başkanlarının, büyükşehir belediye başkanlarının, aydınların, gazetecilerin, Fatih Altaylı'nın olduğu gibi kamuoyu oluşturucuların gözaltına alınmasıyla toplumun gözdağı verilerek susturuldu ve sindirildi. Bahsetmiş olduğum siyasal sıkı yönetim bu.”
“AKP RAKİPSİZ PARTİ OLMA YOLUNDA DEVLET GÜCÜYLE MUHALEFET PARTİLERİNİ MÜDAHALE ALTINA ALIYOR” “AKP OYLARINI ARTIRAMAYINCA KARŞISINDAKİ MUHALEFET KANADINI DAĞITMAK İÇİN SİYASET DIŞI ARAÇLARLA SALDIRIYA GEÇİYOR” “TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ'Nİ, ELİNDE 50 BİNİ AŞKIN TÜRK VATANDAŞININ KANI BULUNAN AŞAĞILIK KATİL İÇİN Mİ ÇALIŞTIRACAKSINIZ?” “YSK, KENDİ YETKİ ALANININ BİR YEREL MAHKEME TARAFINDAN ADETA GASP EDİLMESİNE SESSİZ KALARAK KENDİ VARLIĞINI TARTIŞILIR DURUMA SOKMUŞTUR” “ALINAN HUKUKSUZ MUTLAK BUTLAN KARARI BİZE GÖRE ÇOK AÇIK BİR SİYASAL DARBE GİRİŞİMİDİR” “YARGI, ÜLKE SİYASETİNE DOĞRULTULMUŞ SİLAHLARIN MERMİSİ OLAMAZ” “VERİLEN MUTLAK BUTLAN KARARININ KENDİSİ MUTLAK BUTLANDIR”

Zafer Partisi Sözcüsü Azmi Karamahmutoğlu, haftalık olağan basın toplantısında Türkiye gündemini değerlendirdi ve Türkiye'nin çok partili siyasal yaşamına indirilen darbeye ilişkin Partimizin resmi görüşünü açıkladı.

Azmi Karamahmutoğlu: “Bayram tatilini ne yazık ki Türkiye'de hukuk katliamını konuşan tartışmalarla geçirdik. CHP için verilmiş olan mutlak butlan kararı, Türk siyasetini, Türk demokrasisinin çok partili yaşantısını allak bullak etmiş vaziyette. Biz bu sürecin son bulmasını ümit ediyorduk. 19 Mart'taki İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı'na karşı yapılan darbeyle birlikte son bulmasını ümit ederken, bu darbeler silsilesine yenisi eklendi.

Hatırlanacağı gibi ilk olarak Zafer Partisi Genel Başkanı Sayın Ümit Özdağ, 20 Ocak 2025 tarihinde Ankara'da gözaltına alınmıştı. Bu sürecin ilk başlangıcı, yani Türk siyasetine yargı darbesi yapılmasının ilk başlangıcı, bu 20 Ocak 2025 tarihinde Sayın Ümit Özdağ'ın Ankara'da gözaltına alınması ile birlikte başlamıştı. Devamında Sayın Genel Başkanımız 5 aylık bir hapislik süresi geçirmişti. Türkiye'de ilk kez bir siyasi parti genel başkanı bu şekilde gözaltına alınmıştı ve bu toplumda büyük bir yankı uyandırmıştı.

Sayın Genel Başkan'ın siyasetten el çektirilmesi, genel başkanlıktan mahrum bırakılmasının ardından, 5 aylık bir sürenin ardından kaldığımız yerden yine çalışmalarımıza devam ettik. Bütün darbelerden, ister cunta şeklinde olsun, askeri olsun, ister yargı darbesi olsun ya da başka türlü siyasal darbe veya sivil kalkışma şeklinde olsun, her darbeden sonra mücadeleler, haklı mücadeleler, halk adına, millet adına verilen haklı mücadeleler kaldığı yerden başlar ve sürdürülür. Nitekim Sayın Özdağ'ın ve Zafer Partisi'nin mücadelesi de artarak devam etmektedir.

Şimdi bu 20 Ocak Ümit Özdağ müdahalesinden sonra, 19 Mart 2025 yılında, geçen yıl yine aynı yıl içerisinde, bu kez İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın Ekrem İmamoğlu'na bir yargı darbesi yapıldı ve İBB Başkanı Sayın İmamoğlu İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığından el çektirildi, özgürlüğünden mahrum bırakıldı ve Silivri Cezaevi'ne konuldu. Bir yılını doldurdu, yargılamaları sürüyor. İsnatlar, suçlamalar pek de adil olmadığı görülen yargılamalarla yürütülüyor.

Sayın İmamoğlu'nun şahsına karşı yapılan bu 19 Mart darbesinden sonra, bu kez bu bayrama 21 Mayıs tarihinde yine ayrı bir yargı darbesiyle uyandık. Bu kez Cumhuriyet Halk Partisi'nin seçilmiş Genel Başkanı Sayın Özgür Özel'e 21 Mayıs 2026 tarihinde bir darbe yapıldı. 19 Mart darbesinde Sayın İmamoğlu görevden el çektirilmiş ve hapsedilmişti. 21 Mayıs'ta ise Sayın Özgür Özel görevden el çektirildi fakat henüz hapsedilmedi. Ne mutlu ki şimdilik özgürlüğünden yoksun bırakılmış değil.

Bu darbeler silsilesinin bununla birlikte son olmasını diliyoruz ve karşısında olduğumuzu daha ilk günden itibaren ortaya koymuş vaziyetteyiz. Açıklandığı gün Sayın Genel Başkanımız Ümit Özdağ, Cumhuriyet Halk Partisi'ni ziyaret ederek adeta diğer siyasi partilere de bir zaviye, bir bakış açısı çizdi, ortaya koydu. Ve ‘Bu Cumhuriyet Halk Partisi'nin kendi iç işidir’ demeyip, işin kolayına kaçmayıp müdahil oldu, CHP Genel Merkezi'ni ziyaret etti ve şu iki önemli kavramı bu mücadelede mottolaştırarak ortaya koydu.

Bunlardan biri, ‘Türk devletine ve demokrasiye sahip çıkmak için buradayız’ dedi Sayın Özdağ. Ve ikinci olarak da devam etti: ‘Demokrasi ve hukuk mücadelesinde sizin yanınızdayız, bunu söylemek için CHP Genel Merkezi'ndeyim’ dedi.

İşte bu iki ilkesel tutum ve tavır, diğer siyasi partiler için de örnek oldu ve örnek olmaya devam ediyor. Zafer Partisi, Türk demokrasisinin çok partili siyasal yaşamına yapılan bu yargı darbesinin tam olarak karşısında durmaktadır.

Mutlak butlan kararı, tek adam yönetiminin daha da mutlak bir hâle gelmesi için yapılmış tehlikeli hatalardan biri olmuştur ve bu hatadan tek adam yönetimi sürdüğü müddetçe dönülecek gibi de değildir. Çünkü hatırlayınız, çeyrek asra yakın iş başında bulunan bu parti, iş başına geldiği günden itibaren sürekli medya satın almaları yahut yeni medya organları kurmakla meşguldü. Bu medya satın almalarıyla tekelleşme yaratan medyada rakipsiz olan AKP'nin siyaset zümresi, siyasi partiler arasında da rekabetten kaçındığı için rakipsiz parti olma yolunda muhalefet partilerine yargı eliyle, devlet gücüyle, emniyet kuvvetleriyle, yönetsel mühendislikle müdahale altına alıyor.

Seçmen kaybeden Adalet ve Kalkınma Partisi, oylarını koruyamayınca, oylarını artıramayınca hükümetin karşısındaki muhalefet kanadını dağıtmak için siyaset dışı araçlarla saldırıya geçiyor. Adalet ve Kalkınma Partisi, muhalefet partilerine her müdahalesinde çok partili siyasal yaşamın gereği olan hukuk ve demokrasi eşiğini aşarak meşruiyetten uzaklaşıyor.

AKP'ye tavsiyemiz, bu eşiği aşmaması, hukuk ve demokrasi eşiğini çok geride bırakmaması. Çünkü seçmen, iktidarı AKP'den geri aldığında dönüp bu eşiğe sarılmak isteyeceklerdir. AKP siyaset zümresi, siyasal elitleri bu eşiği çok arayacaktır; kendilerinin aşmış olduğu bu eşiği. O yüzden çok uzağa düşmesinler.

Türk siyasetinin Zafer Partisi olarak yeniden normalleşebilmesi için biz muhalefet partileri arasında politik dayanışmanın gerekliliğine işaret etmiştik. Yani seçim dönemlerine ilişkin ittifakların oluşmasından başka, bunlardan bağımsız olarak da böyle ittifak çatısı altında birleşme gereği olmadan da böyle adlandırılmadan da seçim öncesi zamanlarda bu tip bir politik dayanışmanın gerekliliğinden çok söz etmiştik. Çünkü Türk siyasetinin yeniden normalleşebilmesi lazım.

Bunun için biz Ergenekon kumpas davalarından beri sürdüregeldiğimiz tutumumuzu aynı katılıkla, aynı kararlılıkla devam ettiriyoruz. Fakat ne yazık ki aynı şekilde bir proje partisi olan Adalet ve Kalkınma Partisi de Ergenekon kumpas davalarından beri sürdüregeldiğimi rengarenk darbelerin arkasında duruyor. Biz de bu rengarenk darbelerin tam olarak karşısında duruyoruz.

Zafer Partisi olarak biz, AKP'nin yaptığı rengarenk darbelerin tamamının sonuçlarını ters yüz etmek için hükümet olmak istiyoruz. Zafer Partisi'nin hükümet olmak istemekteki birçok sebeplerinden, gerekçelerinden biri de budur: Türk siyasetinin yeniden normalleşebilmesidir.

Çok kıymetli Türk kamuoyu, bir diğer husus; hem bayramda yine gündeme düşürülen, DEM Parti Milletvekili Pervin Buldan tarafından Van şehrindeki DEM Parti İl Binası'nda yapmış olduğu açıklamayla Türk kamuoyunun haberdar olduğu bir hali dikkatinize sunmak istiyorum. Çünkü belli ki hem bu içinde bulunduğumuz Haziran ayını hem de Temmuz ayını bu tartışmayla geçireceğiz.

Tartışmamız, bir buçuk yılı aşkın süredir anlata geldiğimiz Cumhur İttifakı, Devlet Bahçeli, AKP hükümeti bir yanda, PKK narkoterör örgütü diğer tarafta kurulan pazarlık masasına ilişkindi. Bu pazarlık masasında yeni gelinen aşama ne yazık ki yasamada ortaklaşma aşamasıdır.

Evet, pazarlıkta gelinen bu aşamayı Pervin Buldan açık etti. Aynen kendi ifadeleriyle söylüyorum: Pervin Buldan, yeni bir yasa taslağı hazırlandığını, 7-8 maddeden oluştuğunu ve hazırlanacak olan yasa taslağının komisyona ve Meclis'e getirilmeden evvel İmralı'da cezasını çekmekte olan bebek katili Abdullah Öcalan'a sunulacağını, onun onayı alındıktan sonra Meclis'e getirileceğini söylüyor.

Bayramdan sonra bu taslak gündeme gelecekmiş. Bu yasanın çıkması için de bu süreç içerisinde kendisine taslak iletilecek Abdullah Öcalan'a. Yasa üzerinde mutabakat sağlanmasından sonra bu 7-8 madde bir çerçeve yasa olarak ele alınacakmış. İçeriğindeki hususlardan biri, örgüt mensuplarının bu yasadan yararlanıp belli bir süre içerisinde Türkiye'ye ya da istedikleri herhangi bir ülkeye gidebilecekleri yahut Türkiye'den çıkabilecekleri.

Meclis’te kurulan komisyonu, Numan Kurtulmuş’un başkanlığını yaptığı komisyonu ve o komisyondaki meclia üyelerini İmralı Cezaevi’ne başteröristin ayağına gönderip milli gururumuzu kırdığınız yetmemiş gibi şimdi bir de bebek katii terörist başıyla birlikte müzakere yapıp mutabakat sağlayıp yeni bir yasa mı yapacaksınız? Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni, elinde 50 bini aşkın Türk vatandaşının kanı bulunan aşağılık katil için mi çalıştıracaksınız?

14 Mayıs 2023 seçimleriyle oluşmuş olan mevcut Parlamento, yani 28. Yasama Dönemi'nin Meclisi, yenilmiş, mağlup olmuş, teslim alınmış bir Türkiye'nin Meclisi değildir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni kuran ve onun özgür ve bağımsız oluşunun birincil ön yüzü olan parlamentomuzun, Yüce Meclisimizin saygınlığını korumak için her bir vatandaş kendini sorumlu hisseder. Çünkü bunu korumak her bir Türk vatandaşının görevidir. Çünkü Milli Meclis'in saygınlığı, beraberinde her vatandaşımızın itibarı ve saygınlığıyla ilgilidir.

Değerli Türk medyasının kıymetli mensupları,

Bir diğer husus, hem Türkiye'mizin çevresinde hem de dış politikaya ilişkin karşı karşıya kaldığımız tehlikeli bir durumdur. Akdeniz'de son tutunma noktamız olan, Türk gölü diye adlandırılan Akdeniz'de ne yazık ki artık son tutunma noktamız olan ve Akdeniz'deki en büyük doğal uçak gemisi olan Kıbrıs Adası'na ilişkindir. Ve oradaki Türk varlığına, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Devleti'nin varlığına ve oradan bize yönelik olan tehlikeye ilişkindir.

Hindistan ile Güney Kıbrıs Rum Yönetimi bir stratejik ortaklık anlaşmasına varmışlar. Bu seviyede bir iş birliği kurmuşlar. Bunun içerisinde süpersonik füzelerin alınıp adaya yerleştirilmesi var. BrahMos isimli bu süpersonik füze, aslında Güney Kıbrıs Rum Yönetimi gibi bir ülkecik için çok fazla asimetrik bir savunma mühimmatı olarak değerlendiriliyor.

Değerli basın mensupları;

Türkiye, çok partili siyasal yaşama ve demokrasiye karşı yapılan darbelerle meşgulken, bunları konuşurken ve bir siyasal sıkı yönetim süreçleriyle zaman kaybetmeye devam ederken, Rum basınında yer alan habere göre Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, Hindistan'dan süpersonik füze alımı için görüşmeler yapıyormuş.

Alınacak olan BrahMos füze sistemi, Hindistan-Rusya ortak yapımı bir süpersonik füze. Menzili 500 kilometredir ve yaklaşık 3 Mach hız kapasitesine sahip. Bu BrahMos, aynı türdeki milli Atmaca gemisavar füzemizle kıyaslandığında, Atmaca füzemizden hız olarak 3 kat daha hızlı, menzil olarak ise 2 kat daha üstün.

Hatırlanacağı gibi Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, son 2-3 yıl içerisinde 1959 ve 1960 Garanti Antlaşmalarının hilafına, Kıbrıs'ta ABD, Fransa ve İsrail'e askeri üs kurma izni verdi. Rum tarafı, bu ülkelerden tıpkı BrahMos füzeleri gibi Türkiye'yi hedef alabilecek menzilde yeni silah sistemleri almaya ve adayı dengesizce silahlandırmaya devam ediyor.

Daha da fazlası, ABD-İran savaşını fırsat gören ve bu savaşı bahane eden Yunanistan'ın adaya göndermiş olduğu F-16 görev grubunun adada kalıcı olacağı anlaşılıyor.

Rum-Yunan ikilisi için savunma ihtiyaç ve yeteneklerinin çok ötesine geçen bu türden ikili askeri iş birliği anlaşmaları ve aşırı silahlanma çabaları, Türkiye'miz için başta Doğu Akdeniz olmak üzere bölgedeki askeri denge ve güvenlik durumunu tehdit eder düzeye gelmiştir. Türkiye bu tehditle karşı karşıya, yüz yüzedir.

Daha açık bir ifadeyle söyleyecek olursak, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile askeri iş birliği yapıp adaya askeri üs kuran devletler, Türkiye'nin derinliklerini hedef alabilecek konum ve imkana kavuşmuşlardır.

Şimdi oluşan bu sakıncalı durum, sadece Doğu Akdeniz'de Mavi Vatan temelinde sahip olduğumuz hak ve menfaatlerin kaybıyla sınırlı değildir. Akdeniz'de doğal bir uçak gemisi konumundaki Kıbrıs Adası'nda genişlemeye başlayan yabancı askeri varlık, Türkiye'yi güneyden kuşatmaya başlamaktadır.

23 yıllık AKP iktidarının beceriksiz ve teslimiyetçi tutumu dikkate alındığında, AKP hükümetinin bu sürece karşı etkili diplomatik ve caydırıcı önlemler almasını beklemek artık hayalcilik olur. Adalar Denizi'nde 2004'ten bu yana Yunanistan tarafından açıkça işgal edilen ada ve adacıklarımız için tepki bile gösteremeyen, silahsız bulunması gereken adaların silahlandırılması karşısında yine susan, sahillerimize kadar giren ve hatta Datça’da kıyıya çıkan Yunan askeri botlarını durduramayan bu iflas etmiş AKP hükümeti, iç siyaset ile gündemi boğmakta ve asıl meselelerin üzerini örtmektedir.

Yine de iş başında kalacağı sayılı günlerine kadar AKP hükûmetine tavsiyemiz; başta Mavi Vatan ve bu bölgedeki hak ve menfaatlerimiz olmak üzere, Türkiye'nin güvenliğine yönelik caydırıcı tedbirlerin kararlılıkla alınmasıdır. Fakat Türkiye bütününe bir millet olarak sahip çıkamayan ve öyle bakamayan bu müflis siyasal İslamcı zihniyet, Türklüğün ve Türk devletinin gücünün özüne de sahip çıkamaz ve bu gücü kullanamaz. İşte tam da bu sebeple Zafer Partisi iktidarında Türk devlet aklı yeniden egemen olacak. Devletimiz, sahip olduğu güç ve kudrete uygun olarak yönetilecek ve bölgemizle ülkemizin güvenliğine yönelik tehditlere meydan verilmeyecektir.

Değerli basın mensupları ve kıymetli Türk kamuoyu,

Sözünü etmiş olduğumuz siyasal sıkı yönetim ve yapılmış olan yargısal darbeye ilişkin, Cumhuriyet Halk Partisi özelinde fakat genel olarak Türkiye'nin çok partili siyasal yaşamına indirilen bu darbeye ilişkin, Sayın Genel Başkanımızın isteğiyle Zafer Partisi'nin resmi görüşü olarak kayıtlara geçirilmesini istediğimiz bir metnimiz var.

Şüphesiz parti divan üyelerimiz, temsilcilerimiz ve ilçe başkanlarımız katıldıkları her ortamda, platformda ve toplulukta görüşlerimizi anlatıyorlar. Bu konu enine boyuna tartışılıyor. Fakat derli toplu bir şekilde Zafer Partisi'nin bu meseleye ilişkin bakışını kayıt altına almak istiyoruz. Bize göre bugün itibarıyla, 1 Haziran 2026 günü itibarıyla durum nedir? Zafer Partisi nerede durmaktadır? Bu meseleyi nasıl ele almaktadır? Dikkatinize, bilginize ve takdirinize sunuyor ve kayıtlara geçiriyoruz.

Bilindiği gibi Cumhuriyet Halk Partisi'nin 4-5 Kasım 2023 tarihinde yapılan 38. Olağan Kurultayı'na ilişkin Ankara 42. Asliye Hukuk Mahkemesi'nin kararı, Ankara Bölge Adliye Mahkemesi’nin 36. Hukuk Dairesi tarafından ‘delegelerin iradesinin sakatlandığı’ gerekçesiyle geçersiz sayılarak mutlak butlan mevcut parti yönetiminin tedbiren görevden uzaklaştırılmasına ve Kemal Kılıçdaroğlu ile 2023 Kurultayı öncesindeki, yani Haziran 2020, Parti Meclisi ve Yüksek Disiplin Kurulu üyelerinin karar kesinleşinceye kadar görevi üstlenmesine karar verildi.

Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanlığının mahkeme kararıyla yeniden Kemal Kılıçdaroğlu'na geçmesi, CHP'yi adeta ikiye böldü. Şu anda CHP'nin biri yasal, diğeri fiili olmak üzere iki genel başkanı var. Yüksek Seçim Kurulu’na göre mazbatasını bizzat vermiş olduğu Özgür Özel genel başkan, Ankara 36. İstinaf Dairesi’nin kararına göre ise Kemal Kılıçdaroğlu genel başkan. Bu sebeple iki genel başkanı var diye ifade ediyoruz.

Bugün Türkiye, bu iki başlılık nedeniyle sadece CHP'nin hukuka aykırı biçimde iptal edilen kurultayını değil, çağdaş devlet düzeninin temel dayanaklarından biri olan seçim hukukunun etkinliğini ve sınırlarını tartışıyor. Çünkü asıl mesele şudur: Bir mahkeme, görevli ve yetkili seçim kurullarının gözetiminde, denetiminde yapılmış bir siyasi parti kurultayını, üzerinden aylar geçtikten sonra mutlak butlan gerekçesiyle yok sayabilir mi? Çağdaş bir hukuk devletinde bu sorunun cevabı tereddütsüz, amasız, fakatsız hayırdır. Türkiye'de de bu sorunun cevabı hayır olmalıydı.

Çünkü Anayasa'nın 79. maddesi açıkça der ki; seçimlerin düzen içinde yönetimi ve dürüstlüğü Yüksek Seçim Kurulu'nun, yani YSK'nın yetkisindedir. Çok açık, net. Türkiye'de seçimlerin dürüstlüğü, güvenliği ve geçerliliğine ilişkin nihai karar merciyi tartışmasız Yüksek Seçim Kurulu'dur. Yani seçimlerin yürütülmesi, denetlenmesi, itirazların kesin karara bağlanması ve sonuçlarının ilan edilmesi yetkisi Anayasa'nın 79. maddesi kapsamında YSK'ya verilmiştir.

Benzer şekilde, 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nun 21. maddesi kapsamında siyasi partilerin genel merkez, il ve ilçe teşkilatları seçimleri ile il kongresi ve büyük kongre delegelerinin seçimlerini yargı gözetimi altında, gizli oy ve açık tasnif esasına göre yürütme, denetleme, itirazlarını kesin karara bağlama ve sonuçlarını ilan etme yetkisi de yine YSK'nın yetkisine verilmiştir.

Bu nedenle konu artık sıradan bir hukuk davası konusu değildir. Aksine konu, seçim yargısı dışında anayasal kurumların görev paylaşımı ve demokratik meşruiyet konusudur. Çünkü YSK, münhasıran kendi yetki alanının bir yerel mahkeme tarafından adeta gasp edilmesine sessiz kalmak suretiyle kendi varlığını tartışılır duruma sokmuştur.

Bu itibarla da konu; hukuk devleti olma özelliğinden giderek uzaklaşan, erkler ayrılığının fiilen yok sayılabildiği, devletin asli kurumlarını tek bir merkezden yönetmeye çalışan, liyakati yok eden, kısacası seçilmiş kimi siyasi olaylarda hukuku askıya alabilen bir ucube sistem tartışmasıdır. Yani adı üzerinde bile mutabakat sağlanamayan Cumhurbaşkanlığı Hükümet Modeli gibi tek adam rejiminden söz ediliyor.

Ayrıca konu, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 5. maddesinde ifadesini bulan ve insan hakkı olarak kabul edilen hukuk güvenliğinin ihlali konusudur. Bunun da özellikle uluslararası hukukta, Avrupa Konseyi'nden Türkiye'nin çıkarılmasına kadar varabilecek ağır yaptırımlar içereceğini bilmek gerekiyor.

Ve nihayet konu, Türkiye üzerinde uygulanmak istenen etnik bölücü emperyal planlar ve bu bağlamda birbirini tamamlayan PKK açılımı, yeni anayasa tartışmaları ve özellikle İsrail ve ABD'nin bölgemize ilişkin hedefleriyle doğrudan bağlantılıdır.

Kısacası, görevli ve yetkili seçim kurullarının denetiminde yapılmış bir seçimin aylar, hatta örneğimizdeki gibi yıllar sonra bir mahkeme kararıyla yok hükmünde sayılması, yarınlarda mahalli seçimlerden belediye seçimlerine, parti kongrelerinden milletvekili seçimlerine kadar uzanabilecek tehlikeli bir emsal oluşturabilecektir.

Örneğin halen devam eden bir diploma davası var. Hayır, Ekrem İmamoğlu'nun değil; yine Sayın AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan'ın diplomasına ilişkin. Yapılan başvurular, savcılık kararları, davalar var. Şimdi, hala devam eden diploma ya da diplomasızlık iddialarının mutlak butlanla sonuçlanması halinde, mahkeme gelecekte böyle bir karar verirse, ülkenin onlarca yılının geriye dönük olarak, örneğin 23 yılının, bir kişinin bir çırpıda aldığı bir kararla silinmesinin vahim, kaotik sonuçları yok farz edilemez.

Buradan hareketle sonuç olarak, alınan hukuksuz mutlak butlan kararı bize göre çok açık bir siyasal darbe girişimidir. Zafer Partisi'ne göre alınan mutlak butlan kararı çok açık bir siyasal darbe girişimidir. Mutlak butlan kararı Türkiye'nin hukuk güvenliğine vurulmuş ağır bir darbedir. Sandıktan çıkmış olan millet iradesinin yok sayılmasıdır.

Bu durum, yıllar önce yapılmış kongrelerin, seçimlerin iptalinin yolunun ardına kadar açılmasıdır. Gelecekte eğer bu yerleşik bir içtihat halini alırsa, bundan sonra da yapılacak olan seçimlerin geriye dönük olarak bu şekilde iptal edilmesinin yolu açılır. Çünkü mutlak butlan davalarında, zamanaşımı yoktur.

Nitekim Ankara İstinafın 36. Dairesi'nin kararı da anılan CHP kurultayından yaklaşık 3 yıl sonra alınmıştır. Hukukun geriye doğru işletilmesi, hukuk güvenliğine indirilmiş ağır bir darbedir. Yargının siyaseti dizayn etme aracı olarak istismar edilmesidir bu yapılan. Oysa yargı, ülke siyasetine doğrultulmuş silahların mermisi olamaz, olmamalıdır. Çünkü yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı herkesin güvencesidir, gerektiğinde sığınağıdır.

Hani denir ya, tarih kendinden ders almayan milletler için tekerrür eder diye; önümüzde tam da buna uygun, tekrar ettirilmiş bir örnek var. Bu örnek, Milliyetçi Hareket Partisi'nin 10 yıl önce, 2016 yılındaki büyük kurultayına ilişkin. Yani Ankara 22. Sulh Hukuk Mahkemesi tarafından yetkilendirilen ve bu yetkisi Yargıtay tarafından oy birliğiyle onaylanan bir çağrı heyeti vardı. Bu çağrı heyetinin yapmış olduğu Milliyetçi Hareket Partisi Kongresi, noter onaylı delegelerin büyük çoğunluğunun kararıyla yapılan bu kongre, Sivas ilinin Gemerek ilçesiyle Kastamonu ilinin Tosya ilçesi Asliye Hukuk Mahkemeleri tarafından bir iki delegenin başvurusu üzerine iptal edilmişti.

Önümüzdeki örnekte CHP'nin, biri olağan, diğeri olağanüstü olmak üzere yapılan ve her ikisi de YSK tarafından onaylanıp kesinleşen bu kongreleri yine yerel bir mahkeme tarafından bütün sonuçlarıyla iptal edildi. Mahkemelerin anılan bu kararları ile MHP'de mevcut yönetim, yani şimdi de iş başında bulunan yönetim, yönetimi devretmekten kurtulmuştu. Ve adeta yapılmamış bir kongreyi kazanmış olmuşlardı.

Cumhuriyet Halk Partisi'nde ise mevcut yönetim fiilen uzaklaştırıldı, görevdeki yönetim diskalifiye edildi ve sonuçta şimdilik, belki de şimdilik, kaybeden hukuk devleti ve Anayasa oldu. Yani tek başına Cumhuriyet Halk Partisi değil; beraberinde hukuk devleti, anayasal düzen ve çok partili demokratik yaşam düzeni kaybeden oldu.

Özetle değerli arkadaşlar, durum şudur: Türk hukuk sistemine göre yasal koşullar mevcut olması halinde belediyelere, vakıflara, şirketlere ve derneklere kayyum atanabilir. Yapılmış olan kongrelerin, kurultayların hiçbir önemi kalmıyor. Siyasi partilere kayyum atanması ise uygulamada yoktur. Gerektiğinde görevli mahkeme tarafından genel kurul toplantısını gerçekleştirmek üzere ancak çağrı heyeti oluşturulabilir. Bu bakımdan, Cumhuriyet Halk Partisi'ne kayyum atanması yasal dayanağı olmayan bir ifade biçimidir. Bu tabirin yasal olarak hiçbir geçerliliği yoktur.

Adli yargının, ilk derece mahkemeleriyle bölge adliye mahkemesinin, yani bağımlı istinafın görev ve yetkileri 26.09.2004 tarih ve 5235 sayılı Kanun ile belirlenmiş olup, bu mahkemeler ancak seçimlerle ilgili olmayan konularda hukuk ve ceza yargılamaları yaparlar ve yetkileri sınırlıdır.

2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nun 21. maddesinin 11. fıkrası yürürlükte olduğu sürece, Medeni Kanun ve Dernekler Kanunu hükümlerinin uygulanması mümkün değildir. Ancak Cumhuriyet Halk Partisi örneğinde ne yazık ki Medeni Kanun ve Dernekler Kanunu uygulanmıştır.

Asliye Hukuk Mahkemesinin yetki alanı ise sadece genel kurulun seçim maddesine kadar olan işlemlerle sınırlıdır. Genel kurulun seçimle ilgili işlemlerine ilişkin kesin ve nihai yetki, ilçe ve il seçim kurullarından sonra YSK'ya aittir. Bir başka ifadeyle, Asliye Hukuk Mahkemesinin ya da diğer herhangi bir mahkemenin mutlak butlan kararı verme yetkisi yoktur. Bu açık yasal düzenlemelere göre anılan mutlak butlan kararı görevsizlik nedeniyle yok hükmünde bir mutlak butlandır. Verilen mutlak butlan kararının kendisi mutlak butlandır.

Kısacası, 2023 Kurultayı'nı iptal eden Yüksek Seçim Kurulu değil, Ankara Bölge Adliye Mahkemesi'nin 36. Hukuk Dairesidir. Kararın icrası için de Ankara Valisinin emniyete talimat vermesi gerekmiştir. Bu talimat sonucu ne yazık ki istenmeyen çirkin görüntüler meydana gelmiş, Ankara polisi Cumhuriyet Halk Partisi Genel Merkezi'ne zor kullanarak girmiştir.

Yani tamamen Yüksek Seçim Kurulunun yetkisinde olan bir konuda siyasi iktidar, siyasi rakibini polis marifetiyle güç kullanarak güçsüz bırakmaya çalışmaktadır. Bu yaşanmış, gerçekleşmiştir. Nitekim Cumhuriyet Halk Partisi yetkilileri İçişleri Bakanı ile görüşmek durumunda kalmıştır. Seçilmiş olan Cumhuriyet Halk Partisi yetkilileri İçişleri Bakanı ile görüşmek durumunda kalmıştır.

Evet, seçilmişlerin atanmışların vesayetinden kurtulması için partileştiğini ve siyaset yaptığını söyleyen AKP siyaset zümresi bugün bu uygulamaları sergilemektedir.

Yüksek Seçim Kurulu, adli yargı mahkemelerince verilen kararların temyiz mercii değildir. Bu bakımdan mutlak butlan kararını kaldırma yetkisi gibi bir yetkisi de yoktur. Bu kararın temyiz mercii Yargıtay'dır.

Öte yandan istinaf, Bölge Adliye Mahkemesi Hukuk Dairesinin verdiği mutlak butlan kararını infaz edecek olan icra memurları değil; verdiği mazbataları iptal yetkisi olan Yüksek Seçim Kurulu'dur. Zira Bölge Adliye Mahkemesi 36. Hukuk Dairesi de bu maksatla verdiği kararı infaz edilmesi için YSK'ya göndermiştir. Çünkü seçim sonuçları ancak mazbatalarla hukuki sonuçlar doğurabilir.

Bu bakımdan Cumhuriyet Halk Partisi Genel Merkezi'ne kolluk gücüyle girilmesi, demokratik siyasetin meşruiyetine gölge düşürmüştür. Ve AKP'nin 23 yıllık iktidarı boyunca bu meşruiyete gölge düşürülmesine ilk kez de tanık olmuyoruz.

Nitekim mutlak butlan kararı üzerine başvurulan YSK, kararın yasal ve anayasal dayanaktan yoksun olduğunu ifade etmiş ve ‘Kurulumuzun mahkeme kararlarını yerine getirmek gibi bir görevi yoktur’ diyerek Ankara İstinafının 36. Dairesinin müzekkeresini iade etmiştir.

2023 Kurultayı'nda CHP Genel Başkanı seçilen Özgür Özel'e, kurultayın iptaline ilişkin bütün başvuruları reddederek mazbatasını veren aynı YSK, yetkisi olmasına rağmen bu defa da yapılan başvuruyu reddetmiş ve Özgür Özel'in mazbatasını iptal etmemiştir. Yani Özgür Özel ve yönetici ekibine YSK tarafından verilmiş olan mazbatalar geri alınmadığı için 2023 Kurultayı'ndan sonra YSK tarafından verilen mazbata halen geçerliliğini korumaktadır. YSK'ya göre Cumhuriyet Halk Partisi'nin Genel Başkanı Sayın Özgür Özel'dir.

Öte yandan Kemal Kılıçdaroğlu'nun geçerli bir mazbatası yoktur. Yani Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanlığı makamına ilişkin hukuki bir hak sahibi değildir Sayın Kılıçdaroğlu. Bu durumda Cumhuriyet Halk Partisi'nin yasal genel başkanı Özgür Özel'dir. Kemal Kılıçdaroğlu'nun kendi başına yapacağı tasarruflar, mazbatasızlık nedeniyle geçersiz sayılabilecektir. Seçim hukuku bakımından mazbata kimdeyse başkan odur. Kemal Kılıçdaroğlu'nun mazbatası yoktur, bu nedenle gerçekte hukuken de değişen bir şey yoktur. Bu durumda mevcut tedbir kararının geçerliliği de ortada infazı kabil olmayan bir kararın mevcut olması nedeniyle tartışmalıdır.

Sonuç olarak hukuki ve fiili durum böyledir. Türkiye'de seçimlerin nihai hakemi Yüksek Seçim Kuruludur. Seçim sonuçlarının sürekli mahkemeler eliyle tartışmaya açıldığı ülkelerde demokrasi sürdürülemez. Sandığın güvenilirliği ve kesinliği kaybolursa siyaset de çöker. Bugün Türkiye'nin önündeki tehlike tam olarak da budur.

Elbette hukuksuzluk iddiaları araştırılmalıdır. Elbette şaibe varsa incelenmelidir. Kimse hukuksal denetimin dışında değildir. Ancak hukuk devletiyle yargı üzerinden siyasi sonuç üretme arasındaki çizgi çok hassastır ve dikkatle gözetilmelidir. Çünkü mahkemeler siyasi rekabetin yerine geçmeye başladığı anda sandığın anlamı kalmaz. Seçimin, oylamanın bir anlamı kalmaz.

Siyasetin girdiği mahkemeden adalet kaçar. Ne bu şekilde yargı sandığın içine girmeli ne de siyaset yargının kürsüsünü işgal ve ihlal etmelidir. Siyaset kirlendiğinde Türkiye'nin demokrasi umudu da tükenir. Demokrasi çünkü yalnızca oy vermek değildir. Seçimli diktatörlükler de vardır. Demokrasi aynı zamanda verilen oyun sonucuna herkesin güvenmesidir. İşte Anayasamızın 79. maddesi bu güvenin sigortası olmalıydı.

16 Nisan 2017 referandumunda yasaya açıkça aykırı olarak mühürsüz zarfları geçerli kılan, Recep Tayyip Erdoğan'ın Anayasa'ya aykırı olarak üçüncü kez aday olmasının önünü açan da aynı YSK olmuştur. Bunun bir nedeni de YSK'nın kararlarının yargı denetimine tabi olmamasıdır.

Eğer Yüksek Seçim Kurulu kararlarına karşı anayasal bir yargı denetimi olsaydı, 2017 referandumu ve Sayın Erdoğan'ın üçüncü kez adaylığının yasal uygunluğu denetlenmiş olsaydı, bugün sonuç çok başka olabilir ve bambaşka bir Türkiye'de yaşıyor olabilirdik.

Bu itibarla bize göre YSK kararlarını tartışılmaz hale getirmek demokratik olmadığı gibi hukuki de değildir. Burada önemli olan denetlemeyi yapacak olan kurumdur. Bunun da ilk derece mahkemeleri olmayacağı çok açıktır.

İstinaf Mahkemesinin YSK tarafından kesinleştirilmiş bir seçim konusunda vermiş olduğu karar YSK yapılan itirazı reddederek kendi varlık sebebini ve verdiği kararları inkar ettiği, İstanbul İl Başkanlığında olduğu gibi CHP Genel Merkezi’nde de polis zoruyla girildiği ve genel merkezin boşalttırıldığı bir ortamda, düzende CHP'nin derhal yapması gereken; arınma ve benzeri sonuçsuz ve etkisiz söz düellolarına, kısır polemik ve tartışmalara girmeden, kendi tüzüğünün 38. maddesine uygun olarak olağanüstü kongreyi toplamaya odaklanmalıdır.

Gerçekten halen yürürlükte olan CHP Tüzüğü'ne göre, iptal edilen 38. Kurultay delege sayısının, ki bu toplam 1368, salt çoğunluğunun, yani 685 delegenin, 15 gün içerisinde noter kanalıyla seçim kurultayı talep etmesi halinde; mevcut genel başkanın yahut Parti Meclisinin ya da Merkez Yürütme Kurulunun onayı, rızası ve benzeri aranmaksızın, sadece yeter sayıda delegenin talebiyle birlikte 45 gün içerisinde kongre yapılmak zorundadır.

Türkiye'nin ekonomik yıkımdan, dış politikadaki belirsizliklerden, adaletsizlikten ve özellikle ucube tek adam rejiminden arındırılmasına ilişkin önceliğimiz ise bir an önce demokratik parlamenter rejime dönülmesidir. Zafer Partisi'nin en büyük itirazı budur. Bugün bize düşen asli görev, Atatürk'ün emanet ettiği laik, demokratik ve tam bağımsız Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş ilkelerini kararlılıkla ve cesaretle savunmaktır.

Özgür Özel, yapılan hukuksuzluğun daha geniş kitlelerce anlaşılır kılınabilmesi için her yerde ve her fırsatta sürekli olarak şunu diyebilir ve etkili olur: Bir siyasi partinin seçilmiş genel başkanlığı sadece YSK tarafından verilen mazbatayla ispat edilir. Mahkeme kararları dahil, bunun dışında hiçbir belge genel başkanlığın ispatı için yeterli ve geçerli değildir. Bu durumdaa benim elimde YSK tarafından verilmiş, halen geçerli mazbatam var. O halde Cumhuriyet Halk Partisi'nin seçilmiş genel başkanı benim. Sayın Kılıçdaroğlu'nun elindeyse hiçbir geçerliliği olmayan bir mahkeme kararı var. Yani CHP Genel Başkanı olduğunu ispatlayabileceği geçerli bir belgeye sahip değildir Sayın Kılıçdaroğlu.

Şimdi Sayın Özgür Özel'in bunları demek yerine Türkiye Büyük Millet Meclisindeki odasındaki tabelayı değiştirmesi bize göre uygun olmamıştır.

Kemal Kılıçdaroğlu'nun itiraz etmediği seçimler: Anayasa referandumu 2010, Anayasa Mahkemesi ve Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun yeniden yapılandırılması; beraberinde devamla 2017'de mühürsüz oyların itirazsız kabul edilmesi, 2011 genel seçimleri, 2015, 2018 ve 2023 genel seçimleri, 2014 yerel seçimleri. İtiraz etmedi. İtiraz ettiği seçim, Sayın Kılıçdaroğlu'nun 4-5 Kasım 2023 CHP Kurultayı.

Saygıyla Zafer Partisi'nin bu bilgilendirmesini kayda geçiriyorum.”

Parti Sözcüsü Azmi Karamahmutoğlu’nun “Buca Belediye Başkanlığına bir operasyon düzenlendi. Mevcut belediye başkanı ve bir önceki belediye başkanının yanı sıra 62 kişi gözaltına alındı. Bu konuda değerlendirmenizi alabilir miyiz?” sorusuna verdiği yanıt:

“İnanın Türk siyasetinin normalleştirilmesi dediğimiz anormal, normal haline gelmiş vaziyette. Yani bir belediye başkanının hakkında dava açılacak aşamadayken görevden el çektirilmesi artık olağan hale geldi, normal işleyiş haline geldi.

İçeride bir yılı aşkın vaziyette tutuklu bulunan bir Gaziosmanpaşa Belediye Başkanı örneğinde olduğu gibi, henüz iddianamesi hazırlanmışken ne yazık ki toplumu öylesine alıştırmış ki AKP hükümeti, adeta haber değerini yitirmiş vaziyette bir belediye başkanının bir şafak operasyonuyla iddialar kapsamında gözaltına alınması ve görevden el çektirilmesi adeta haber değerini yitirmiş vaziyette.

Artık bunlara, tıpkı kumpas davaları dediğimiz gibi, Ergenekon davalarında olduğu gibi. Oysa her biri ayrı ayrı dosyalardır ve her bir davanın farklı isimleri vardı. Fakat toplumsal zihin bundan o kadar yorulmuş ki, tek tek ele almak yerine Ergenekon kumpas davaları diye nasıl söylüyorsak, bu duruma da aynı şekilde yargı darbesi diyoruz.

Mahalli idarelere ilişkin Adalet ve Kalkınma Partisi'nin garip bir kıskançlığı var. Yani ülkede çeyrek asra yakındır tek başına ülke yönetimini elinde tuttuğu gibi, yerel yönetimleri de başkalarıyla paylaşmak istemiyor. Yani bu gidişat, muhtarların gözaltına alınmasına, AKP'li olmayanın muhtarlık yapamamasına kadar da genişleyebilir. Yani belediyeleri bile muhalefet partilerine kıskanır hale gelmiş vaziyette.

Yaşadığımız bu hâli politik sıkıyönetim olarak adlandırıyorum. Yani Türkiye'nin aslında 1980 askeri darbesinden sonra ilan edilmiş olan, içinde yaşadığımız ve 1983'e kadar varan askeri sıkıyönetime benzeterek, oraya gönderme yaparak bir siyasal sıkıyönetim içerisinde olduğumuzu söyleyebiliyoruz.

Ve artık insanlar gerçekten bu tip toplumun önündeki önder isimlerin, işte Ümit Özdağ örneğinde olduğu gibi parti genel başkanlarının, büyükşehir belediye başkanlarının, aydınların, gazetecilerin, Fatih Altaylı'nın olduğu gibi kamuoyu oluşturucuların gözaltına alınmasıyla toplumun gözdağı verilerek susturuldu ve sindirildi. Bahsetmiş olduğum siyasal sıkı yönetim bu.”

Habere ifade bırak !
Habere ait etiket tanımlanmamış.
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve tekhabergazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.